1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Çrş Haz 10, 2026 1:37 pm
gönderen Hüseyin120
PALYAÇO NİHAT
Bir palyaço varmış. Adı Nihat’mış. Sirkte sahneye çıkarmış. Kendine özgü konuşması ve hareketleriyle seyircilere neşeli dakikalar yaşatırmış. Palyaço Nihat sahne dışı yaşamında konuşkan biri değilmiş. İçine kapanıkmış, kendi halinde bir yaşam sürermiş. Mutsuzmuş palyaço, kederliymiş. İstermiş evi olsun, karısı, çocukları olsun, ama olmamış işte. Gençken tanıştığı kızlara bir türlü ısınamamış, çok istemesine karşın, evlenememiş.

Palyaço sahneye çıkarken maske taktığı için arkadaşlarından bile onun palyaço olduğunu bilmeyenler varmış. Palyaço bazı arkadaşlarını seyirciler arasında görüyor ve onların kendisini alkışlamalarından mutluluk duyuyormuş. Ama o sahne dışı yaşam var ya yani normalde yaşanan hayat, halkın yüzde doksan sekizinin yaşadığı hayat, palyaçonun ilgisini çekiyormuş.

“ Keşke bu işin içine girmeseydim, diye düşünüyormuş. Keşke palyaço olmasaydım. Neyine gerek senin palyaçoluk, neyine gerek senin sanatçılık. Herkes gibi yaşa, bırak palyaçoluğu. Sanki palyaçoluktan para kazanıyorsun, boş ver kazanmayı, bazen giydiğin elbiseler ve sahne dekoru için cebinden para ödüyorsun. Hani gündüz dükkâncılık yapmasan gece sirkte zaten sahneye çıkamazsın. Oradan kazandığın buraya aktarılıyor ki, palyaço başarılı oluyor. Yoksa her gece aynı elbiseyi giy, hep aynı dekor önünde oyun oyna, bırak alkışı seni seyretmeye gelecek seyirci bulamazsın. “

Palyaço bir gün yakın arkadaşlarından birine bu düşüncesini açıklamış. Bunun üzerine Çetin şunları söylemiş: “ Sen sahne masrafının çoğunu kendi cebinden karşılamasan patron seni kovar. Dünya çapında palyaçosun, büyük sanatçısın ama nedeni bilinmez, patron seni mutlaka kıskanıyordur. İnan bana sahnede aldığın alkış azalınca en büyük darbeyi patron vuracaktır. Beline ilk tekmeyi patron indirecektir. Bak biz arkadaşız ama ben bile seni bazen kıskanıyorum. “
“ Patronun bana ilk tekmeyi vurduğunu varsayalım. İkinci tekme senden mi gelecek? “
“ Yok, be Nihat, benim sana tekme falan vuracağım yok. Patron da vuramaz, çünkü tekme vurmaya hazırlanırken kendini yerde bulur. Sen akıl almaz bir zekâya sahipsin, Nihat. Ondan bir saniye önce davranırsın. Palyaçoluğu bırakıp da zekânı köreltme. “
Çetin’in sözleri palyaçoyu sevindirmişti. Maskesiz yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Yeni sahne dekoru yaptırmıştı. Borcu vardı. Para lazımdı. Acaba istese Çetin verir miydi?
“ Çetin, paraya ihtiyacım var. Bana borç verir misin? “ diye sordu.

Çetin cebinden bir tomar para çıkarıp palyaçoya verdi. Palyaço Nihat, Çetin’in verdiği parayı aldı. Sanata ve sanatçıya maddi ve manevi yönden destek olan iyi insanlar olmasa sanat da olmazdı, sanatçı da olmazdı. Palyaço Nihat, o gece sirkte sahneye çıkınca ön sırada oturanlardan birinin Çetin olduğunu gördü. Palyaço Nihat, sahnede takla atarken, komik şeyler anlatıp seyircileri güldürürken, Çetin’in oyunun sonlarına doğru ağladığını fark edemedi.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Pusula Gazetesi - Zonguldak - Yayın Tarihi: 12-1-2015

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Çrş Haz 10, 2026 1:38 pm
gönderen Hüseyin120
AVCI MEHMET ‘İN KURŞUNU
Avcı Mehmet gökyüzünde uçmakta olan bir şahin görünce tüfeğini doğrulttu, nişan aldı ve tetiğe bastı. Namludan fırlayan kurşun şahine yöneldi. Aradaki yüz metrelik uzaklığı bir çırpıda aşıp onun gövdesine saplanırdı, çünkü Avcı Mehmet hiç kaçırmazdı. Kurşun gözlerini açtı, şahini gördü, ona acıdı. Öyle ya neden durup dururken bir can alsındı. Neden durup dururken öldürmek ihtiyacı hissetsindi. Şahinin kendisine bir zararı dokunmamıştı.

Çok hızlı uçuyordu canım bu şahin. Sanki birisi tarafından kovalanıyormuş gibi. Kurşun gözlerini şahinin gerisine kaydırdı. İşte o zaman bir kırlangıçla bir kartalın şahinin peşi sıra uçmakta olduklarını gördü. Kartal kırlangıcı kovalıyor olsa şahin kırlangıçtan niye kaçsındı? Kartal hem kırlangıcı hem de şahini kovalıyor olsa niye kırlangıçla şahin aynı hat üzerinde uçuyordu, biri bir yana diğeri öbür yana kaçar, böylelikle kartal sadece birini kovalamak zorunda kalırdı.

Kurşun onların yarıştıklarını düşündü. Doğruydu bu. Aylarca süren seçmelerden sonra üç yüz civarındaki uçan yaratıktan en iyi dereceleri yapan on tanesi finale kalmıştı. Bugün yapılan final yarışmasıyla şampiyon belirlenecekti. Yüz kilometrelik yarışın yarıya yakın kısmını kırlangıç önde götürmesine karşın, şahine geçilmiş, yine de şahini geçmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Yarış beş kilometre ilerdeki dağlarda son bulacaktı. Dağlarda binlerce uçan yaratık yarışın sonucunu merakla bekliyordu.

Bırak şahin şampiyon olsun. O, ne zamandır bu yarışa hazırlanmıştı. Az sıkıntı çekmemişti bugün için, az ter dökmemişti bugün için, bu yarış için, birincilik için. Onu da sevenler var, onu da bekleyenler var. Ümitleri kırma. Şahine yol ver geçsin gitsin, şampiyon olsun. Kurşunun şahini gördükten sonra saniyenin onda biri kadar süren bocalaması aniden kesin kararlılığa dönüştü ve hedefine bir metre kala geniş bir kavis çizerek ilerdeki ağaçların arasına düştü. Yarışın sonunda, şahin birinci oldu. Kırlangıç ikinci, kartal üçüncü sırada yer aldı. Onlar birbirlerini tebrik etmeyi unutmadılar. Aylar sonra oralardan geçmekte olan izci gurubundaki bir çocuk izci kurşunu yerde görüp cebine attı. Evine döndüğünde kurşunu temizledi ve odasındaki komodinin içine koydu. Odaya her girişinde kurşunun sevgiyle gülümsediğini görüyordu. Kurşun iyilik yapmış, iyilik bulmuştu. Mutluydu.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Çrş Haz 10, 2026 1:39 pm
gönderen Hüseyin120
KATİL SAKIZ
On beş yaşındaki iki kız arkadaş Gizem ile Çağla evin balkonunda oturmuş, konuşuyorlardı. Aniden bir güvercin geldi ve bahçedeki ağaçlardan birine kondu. Güvercini gören Çağla çiğnemekte olduğu sakızı ağzından çıkardı: " Bak Gizem, şu sakızı güvercine atacağım. Güvercin sakızı görmezse iyi ama görür de yerse dünyası değişir. "
" Dünyası mı değişir? O zaman atma sakızı. Güvercine yazık. "
" Hayır atacağım. İşte attım. "
Çağla'nın attığı sakızı güvercin gördü ve kanatlarını çırparak, sakıza doğru uçtu. Bunun üzerine Gizem heyecanla bağırdı: " Dur güvercin, yeme o sakızı. Senin sonun olabilir. "
Güvercin sakızı yuttu ama sakız boğazına yapıştı. Soluk alamayan güvercin sırtüstü düştü ve öylece kaldı. Gizem oturduğu yerden ayağa fırladı: " Yaptığını beğendin mi Çağla, güvercini öldürdün? "
Bunun üzerine Çağla: " Eee sana da yaranılmıyor. Al güvercini başına çal. Bir güvercine beni değişiyorsun. "
" Evet değişiyorum. Çağla adında bir arkadaşım yok bundan sonra. "
Çağla: " Ne halin varsa gör. " dedikten sonra hızlı adımlarla Gizemlerin evini terketti.

Gizem daha sonra bahçeye indi. Güvercini aldı, baktı, onun minicik kalbi atmıyordu. Çok üzüldü, biraz ağladı. Sonra vücudunu dikleştirdi, göğsünü gerdi. Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi ve kararlı adımlarla ileri doğru yürüdü. Hikaye yazarı Serdar Yıldırım'a gidecek ve olanları anlatıp insanların çiğnedikleri sakızı yola, bahçeye atmamalarını anlatan bir hikaye yazmasını isteyecekti.

Serdar Yıldırım Gizem'in isteğini olumlu karşıladı. Birkaç gün içinde hikayeyi yazıp Facebook'a çıkarırım, okursun, dedi ve şöyle devam etti: " İnsanlar, bilinçli olsunlar ve sakızlarını yola, bahçeye atmasınlar. Sakızı ekmek parçası sanan kuşlar bu sakızları yemeye kalkışınca olan oluyor. Ya sakız gagalarına yapışıyor, kuşlar açlıktan ve susuzluktan ölüyor ya da yutunca soluk boruları tıkanıyor ve nefes alamayan kuşlar yine ölüyor. Sakız çiğne çöpe at, sakın yola, bahçeye atma. Bu da sloganımız olsun. Gizem senin başlattığın bu kampanyanın gönüllüsü oldum. Birkaç ay içinde pek çok site ve forumda hikayenin okunmasını sağlarım. Böylelikle bir yıl içinde binlerce kişi konu hakkında bilgi sahibi olur. "

Serdar Yıldırım'ın söyledikleri karşısında Gizem derin bir oh çekti. En azından başka güvercinler, kuşlar ölmez diye düşündü. Daha sonra güvercini bahçenin bir köşesine gömdü. Hatırasını hiç bir zaman unutmayacağına söz verdi.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Çrş Haz 10, 2026 1:40 pm
gönderen Hüseyin120
MAGOSA ZİNDANINDA NAMIK KEMAL İLE BİRLİKTEYİM
Zaman gezgini olarak 150 yıl önceye gitmeyi düşledim ve Kıbrıs'ta bulunan Magosa zindanında olmayı istedim. Namık Kemal yerde, taş üstünde oturuyordu ve beni görünce ayağa kalktı. İlerici, çağdaş fikirlerle donanmıştı ve bir devlet yönetiminin tek bir kişinin tekelinde olmasını istemezdi. Bana seslendi: " Dur bakalım, aslanım, sen de kimsin böyle? Burada ne işin var? "
" Ben, gelecekten geldiğimi, söyledim. Tarih 9-2-2024. Adım Serdar Yıldırım, dedim.
Namık Kemal: " Bak bu çok iyi. Yüz bilmem kaç yıl sonrasından geçmişe dönülüyorsa insanlık çağ atlamış demektir. Ben şimdi burada olmamı özgürlük, bağımsızlık, halkın kendi kendini yönetmesi dememe borçluyum. Arkadaş, sen boş biri değilsin ama dolu biri de değilsin. Senden şüphelendim. Doğrusu ne ise, sen onu söyle. "
Serdar: " Her sözünüzün altına imzamı atarım. Hepsi doğrudur. Boş değilim ama dolu da değilim. Bir gün dolduğumda dinamit gibi patlayacağım. "
Namık Kemal: " Ben patladım da ne oldu? Sonradan kendimi bu zindanda buldum. Sen patlama. Sessiz ve derinden git. Bakışlarından anladım. Sen bana saygı duyuyorsun. "
Serdar: " Sizin fikirleriniz gelecek nesilleri etkiledi. Bu fikirlerden etkilenen çağdaş özgürlük savaşçıları, Anadolu'da Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bunu başardı. Osmanlı sizden 35 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti oldu. "

Namık Kemal: " Kardeşlik, gel yamacıma sokul biraz. Ben aylardır bu taş üstünde yatıyorum. Sen bir süre burada otursan güç kaybına uğramazsın. "
Serdar: " Vatan Yahut Silistre adındaki tiyatro oynanırken, sizi yakaladılar ve göz hapsine aldılar. Senaryosunu sizin yazdığınız bu oyun neden bazı kesimlerin işine gelmedi? "
Namık Kemal: " Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Padişah 1. Abdülaziz'in hafiyeleri geldi ve seni bu oyundan ötürü tutuklamak zorundayız, dedi. Ben bağırarak oynanan tiyatronun konusu hakkında konuşmaya başlayınca iki adım geriledi. Konuşmam bitince bileklerime kelepçe takmadılar. Öylesine karakola götürüp gözaltına aldılar. Sonrası işte bu Magosa ve zindan. "

Serdar: " Ben padişahın yerinde olsam, sizi yönetim üstünde tutar, devlet yapardım. Değişen çağa ayak uydurur, Osmanlı İmparatorluğu'na çağ atlatırdım. Böyle gelmiş böyle gider olmaz. Diğer devletler koşarken, Osmanlı'ya yürümek yakışmaz. Yakışmadı zaten. "
Serdar: " Ey vatan ve özgürlük şairi Namık Kemal. Gelin şöyle dışarı çıkalım. Çayırda yürüyelim. "
Namık Kemal: " Aman Serdar, sen ne diyorsun? Burası babanın çiftliği değil. Öyle istediğin zaman dışarı çıkamazsın. Sen istedin diye bu iş olmaz. "
Serdar: " Sayın Namık Kemal, ben istediğim zaman biz dışarı çıkarız. Ben istemedikçe onlar bizi göremezler. Buyrun önden siz yürüyün. Ben sizi takip ederim. "

Serdar Yıldırım'ın öz benliği, Namık Kemal'in silüeti dışarı çıktı. Magosa Zindanı' nın karşısı çayırlık, çimenlikti. O yöredeki veya o ülkedeki güç sahipleri, defalarca uyarılmalarına karşın, yanlışlarından dönmüyorsa bunda bir sorun var demektir. Cumhuriyet ve özgürlük demeleri için, daha bir süre beklemek gerekir. Bunlar sonradan Cumhuriyet'in ve kişisel özgürlüklerin rahatını gördükçe biz neden bu fikirlere karşı çıktık diye kendilerine kızacaktır.
Namık Kemal çayırda, çimende yürüdü, koştu. Bazı zamanlar, ben O' na yetişmekte zorlandım. Sonra bir ağacın dibine oturduk.
Ben: " Sayın Namık Kemal, ben gelecekten geldiğime göre, sizin daha sonraki yaşantınız hakkında bilgi sahibiyim. Siz isterseniz bunları anlatayım. "
Namık Kemal: " Aman Serdar, ne demek? Kim öğrenmek istemez geleceğinin nasıl olacağını? Anlat bakalım, ben hep burada mı kalacağım? "
" Siz ne kadardır buradasınız? "
" 2.5 yıl oldu. "
" Burada 8 ay daha kalacaksınız. Sonrasında kurtulacaksınız. "
" Neden? "
" Çünkü sizi buraya atan padişah 1. Abdülaziz tahttan indirilip yerine 5. Murat gelecek. O da pek çok tutuklu gibi sizi serbest bırakacak. Midilli Adası'na mutasarrıf tayin edileceksiniz. "
" Bak bu çok iyi. Demek ki, ben bu zindanda çürümeyeceğim. "
" Siz Kıbrıs'a sürgün edildikten sonra da Vatan Yahut Silistre sahnelenmeye devam etti. İlk 2 ay süresince bu oyun 47 defa oynandı. Daha sonra İzmir ve Selanik'te üç yıl içinde 500 defa sahnelendi. "
" Ya Serdar, biliyor musun, iyi ki geldin. Bana sevinç ve huzur verdin. Buradan kurtulup özgürlüğe adım atacağım günleri bekler oldum. "

Daha sonra Namık Kemal'e yaşadığım güne gitmeyi teklif ettim. Saniyesinde evet dedi ve evimde belirdik. Namık Kemal evin salonunda sağa sola bakındıktan sonra, Serdar, bu ne değişik bir ev? Bu, şu, o bunlar nedir?
" Bu buzdolabı, şu çamaşır makinesi, o televizyon. Şaşırmakta haklısınız. Bunlar sizin zamanınızda yoktu. Hepsi sonradan icat edildi. Buyurun bu odaya geçelim. Orada internet var.
" Geçelim bakalım. Yeniliğe meraklıyım. Sen de beni şaşırtmaya devam et. "
" Sayın Namık Kemal, bu internet. Televizyon gibi. Televizyonda başkaları oynatır, sen seyredersin. İnternette sen oynatırsın başkaları seyreder. Bakın az sonra ekranda görünecek. Namık Kemal yazıyorum. Görüyor musunuz, sizin resimleriniz ve hayat hikayeniz çıkıyor. Ben sizin kadar meşhur olsam başka ne isterim. "
" Gerçeği söylemek gerekirse sen benim kadar meşhur olamazsın. Gelecek nesillerin beyninde benim kadar iz bırakamazsın. Sen bir kartal olsan her yıl aynı yerde yuva kurardın. Ben her yıl değişik bir yerde yuva kurdum ve ilk yuvamı özlemedim. "
" Görsellere giriyorum, resimleriniz çıkıyor. Sizden 150 yıl sonra resimleriniz gözlerde, gönüllerde. "
" Aradan bir buçuk asır geçmiş. Dünya eskiyi özler, geleceği gözler olmuş. Ey Serdar Yıldırım, senin amacın nedir? Neden beni rahatsız ettin? "
" Benim amacım, yaşadığım çağ insanına Namık Kemal adındaki kaliteli bir beyin yapısının tanıtımını yapmaktı. O yüce bir beyindir ki, şiirden kapı açmış, hikaye derken, roman yazmaya yönelmiş. Ben de işe şiirden başladım. Şiir öksüzdür, arayan soran olmaz. Sonra masal, hikaye yazmaya yöneldim. Ben roman yazmaya yönelmeyeceğim. Anlatılmak istenen, kısa ve öz olarak anlatılmalı. "

" An geliyor ki, 5-10 sayfa hikaye yazmak yetmiyor. Olayı kesin, kati ve detaylı anlatmak gerekiyor. Belki okuyucu hikayedeki karakterin saç şeklini, şapkasını, giyimini, kuşamını merak edecektir. Sen hikaye yazarken bunları aklına getirmez misin? "
" Tabii ki getirmem. Konuyu kısa keserim. Sonuçta, okuyucunun beyninde ne, neden, niçin ve sebep kalır. Bence 4 sayfalık hikaye 200 sayfalık romana bedeldir. "
" Eee sıktın ama? Durup dururken kendini övüyorsun. Konu ben değil miyim? Aynı davranışı tekrar edersen, seninle öyle bir kavgaya tutuşurum ki, dünya gelse seni kurtaramaz. Padişah bile benden korktuğundan bu zindana attırdı. "

Aradan bir dakika geçti. Sertleşen havayı Namık Kemal yumuşattı: " Evde çay var mı, çay? Bir çay demle de içimiz ısınsın. "
" Evet var. Beş dakikada çayınız hazır olur. Yanında yiyecek bir şeyler de getiririm. Şu an evin ikinci katındayız. Siz isteyin ben pencereden aşağı atlarım. "

Dünya tarihi boyunca pek çok fikir ve düşünce sistemi insanları etkilemiştir. Bunların bazıları kısa ömürlü olmuştur. Bazıları ise, uzun ömürlü olmuştur. Gelecek yüzyılları şekillendirmiştir. Fakir biri, çağının çok ilerisinde fikirler öne sürse de taraftar bulamamıştır. Tarihin karanlıkları arasında kaybolup gitmiştir. Adam zengindir. Taraftarı, inananı çoktur. Bunların fikirleri bin yıl sonrasına bile ulaşır. Böyleleri dünya tarihinde vardır. İnsanlar, zengini sever. Zenginlik hayranlık uyandırır. Saraylar, köşkler, yalılar vardır. Bunlar hayatlarını sorunsuz yaşar. Alamama durumları yoktur. Parasıyla değil mi, her şeyi alırlar. Gün gelir geleceklerini satın alırlar. Sonunda bize ayrılan zaman doldu. Ayrılık vakti geldi. Magosa zindanına geri döndük.

Namık Kemal: " Serdar, gel gitme, dedi. Burada benimle kal. "
Serdar: " Ama, dedim, Sayın Namık Kemal burada kalamam. Daha önce de bizimle burada kal diyenler oldu. Onlarla birlikte kalsaydım, size gelemezdim. Şimdi burada kalırsam geleceğe gidemem. En uzun paylaşımım sizinle olan olacak. Varın izin verin ben gideyim ve yaşadıklarımızı insanlara ulaştırayım. İnanın sevenleriniz milyonları aşacaktır. "
Namık Kemal: " Dediğin gibi olsun, varsın taraftarım çok olsun. Özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı Namık Kemal diye araştırma yapsınlar. Acısını biz çektik sefasını onlar sürsün. O dediğin Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti vizyonunu kaybetmesinler. "

Bebeklik çağları hariç ağlamayan Namık Kemal'in göz pınarlarından iki damla yaş süzüldü:
" Ama, dedim, ağlıyorsunuz? "
" Yok be Serdar, gözüme bir şey mi kaçtı, nedir? Beni rahatsız etti. Ben aylardır bu Magosa zindanındayım. Hep aynı gardiyan ve aynı sessiz gemi. Bu gardiyan benimle bir kelime konuşmadı. Yasakmış! Var git yoluna internet midir nedir, bu hikayeyi hazırla ve okuyucunun ilgisine sun. Ölen dirilmez, giden geri gelmez, bunu da yaz. ""
Sonunda Namık Kemal ile vedalaştık. Evime geri döndüm. Şimdi tarih: 9-5-2024. Ben 90 gün uğraştım bu hikayeyi hazırladım. Okurlar, en çok 9 dakikada okur, bitirirler. Bu onların çabukluğundandır. Onların arasından çıkanlar, Namık Kemal'i benden çok daha iyi anlatacaktır.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:23 pm
gönderen Hüseyin120
KARAKAÇAN
Vaktiyle ülkenin birinde eşekçiler yaşarmış. Bu eşekçiler, dağlarda, ovalarda gezen yaban eşeklerini yakalar, onlara boyun eğdirir ve pazarda satarlarmış. Sermaye gerektirmeyen bir işmiş. Eşek yakalamanın yazı kışı olmazmış. Bazen yazın kavurucu sıcakta eşek peşine düşülür, eşek sürüleri takip edilir ve kurulan tuzak sayesinde önce sürü başı yakalanırmış. Sürü başı yakalanınca amaçsız kaçan öteki eşekleri yakalamak kolaymış. Bu ülkede şimdiye kadar tuzağa yakalanmayan bir sürü başı çıkmamış. Bazen de dondurucu soğukta eşek peşine düşülürmüş.

Karlı bir kış günü kırka yakın eşekçi on dört eşeklik bir grubu ırmak kenarında kıstırmışlar. Sürü başı olan eşeği, gruptan ayırıp yakalamak istiyorlarmış. Arkadan ve önden sarıldıklarını gören eşeklerin biri hariç hepsi sağa, ırmağa doğru kaçmışlar. Sadece biri sola, kara doğru kaçmış. Eşekçiler bağırmışlar: “ Irmağa gidenleri bırakın, kara kaçanı yakalayın. “
Kara kaçan kaçmış, eşekçiler kovalamış ama sonunda boynuna kement geçirilen kara kaçan yakalanmış. Karakaçan yakalanınca sürünün diğer eşeklerini yakalamak zor olmamış. Üç gün içinde hepsi çiftliğe getirilmiş.

O gece karakaçan, sürüsündeki eşeklerle birlikte, ahırın kapısını kırarak kaçmış ve karanlıkta izini kaybettirmiş. Eşekçiler, bir daha karakaçan ve sürüsünün peşine düşmemişler. Onlar, kolay boyun eğen, uysal eşekleri yakalamaya devam etmişler. Arada bir dik başlı bir eşek çıkarsa, ona karakaçan demeye başlamışlar. Zamanla bütün eşeklere karakaçan denmeye başlanmış. Eşekçiler, aradan yüzyıllar geçmesine karşın, karakaçanın o dağlarda yaşadığına inanırlar.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:23 pm
gönderen Hüseyin120
PRENSES KELEBEK
Kraliçe kelebek bir ağacın dalları üzerine yüz tane yumurta bırakmış. Karşı dala oturup yumurtalarını seyre dalmış. Aradan zaman geçmiş, yumurtalardan doksan dokuz tane prens kelebek çıkmış. Kraliçe kelebek bu işe çok şaşmış. Prens kelebekler fır dönüp etrafta uçmuşlar. Son yumurtadan kim çıkacak diye merakla bakmışlar. Çok bekletmemiş, son yumurta açılmış. İçinden bir prenses kelebek çıkmış. Prenses kelebek kanatlarını çırpmış, havalanmış. Karşı balkonda bulunan saksıdaki çiçeğe konmuş. Evin hanımı o anda balkondaymış. Ne güzel kelebek diye kanatlarını ellemiş. Kelebeklerin kanatları ellendiğinde tozu gider, uçamazmış. Prenses kelebek korkmuş, kaçmaya çalışmış. Uçamamış ve yere düşmüş.

Kara kedi prensesi fark etmiş. İşte hazır lokma diye düşünmüş. Kraliçe kelebek kediden önce davranmış. Prensesin kanadına kendi kanadından toz üflemiş. Prensesim, uç, kaç, kurtul, demiş. Prenses havalanmış, uçmuş. Annesini kedi yakalamış. Prenses son bir kez dönüp bakmış ama annesini görememiş. İki damla yaş gözlerinden süzülmüş. Uçmuş, gökyüzüne doğru kanat çırpmış.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:24 pm
gönderen Hüseyin120
ANTİLOP
Annesiyle birlikte gezerken, gecenin karanlığında annesini kaybeden yavru antilobu, Afrikalı bir köylü bulmuş. Yavru antilobu kucağına alan adam, köyün yolunu tutmuş. Adam, yavru antilobu besleyip büyütmüş. Bir yıl sonra kocaman olan antilobu bulduğu yere bırakmış.
İnsanların arasında yaşamaya alışan antilop, bu duruma alışamamış. Ormanda, bayırda, çayırda yaşayan antiloplar, tekdüze bir yaşam sürüyormuş. Çayırda çimen yersin, ırmaktan su içersin, leopar, aslan korkusundan, uyku nedir bilmezsin. Her an tetikte olmak zorundasın, çünkü yaşamına göz koyanlar varmış.
“ Ben aç kalmasınlar diye leopara, aslana, sırtlana kendimi boğazlatmak zorunda mıyım?“ Diye soruyormuş, antilop. “ Besin zinciriymiş! Bazıları ot yer, ot yiyenler et yiyenlere yemek olur. Böyle bir şey doğru olabilir mi? Uyduran iyi uydurmuş ve yalanına inandırmış. Soruyorum size, kendini benim yerime koyanlar bir düşünseler. Siz durup dururken bir canavara yem olmak zorunda bırakılsanız, ne hissedersiniz? Buraya kadarmış deyip boyun mu eğersiniz yoksa tabana kuvvet kaçar mısınız? İsterseniz kaçmayın ve besin zincirinin bir halkası olun. Ne kadar hızlı koşarsanız, besin zincirinin halkası olmaktan o kadar uzaklaşırsınız. Olayı çok yönlü düşünmeden, yüzeysel olarak karar vermek, insan beyninin doğasına aykırı. “
Antilop dere-tepe gezerken, sonunda karşısına büyük bir şehir çıkmış. Antilop kenar mahalleden şehre girmiş. Bazen yol kenarından bazen kaldırımdan yürümüş. Adamlar, kadınlar, çocuklar, antiloba hayret dolu bakışlarla bakmışlar ve onu sevmişler, sırtını okşamışlar. Daha sonra geniş bahçesi olan bir adam antilobu sahiplenmiş. Onu tavuklar, horozlar, ördekler, kazlar, tavşanlar, koyunlar, keçiler olan bahçeye götürmüş. Antilobun bu bahçede olduğunu duyan pek çok insan, onu görmeye gelmiş. Antilop buradaki parçalamayan, can almayan dostlarıyla sakin bir yaşam sürmüş.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:24 pm
gönderen Hüseyin120
KERTEN İLE TİM
Kertenkele Kerten, kertenkele sandığı aslında yavru bir timsah olan Tim ile arkadaş olmuş. Birlikte sinek avlamışlar, aralarında candan bir dostluk kurulmuş. Kerten bir gün Tim’e, ailem buradan taşınıyor, çok uzaklara gidiyoruz. Onlarla gitmeye mecburum ama söz mutlaka seni görmeye geleceğim. Buralardan ayrılma, demiş. Tim’in gözyaşları altında Kerten, hoşça kal, demiş ve uzaklaşıp gitmiş.

Aradan yıllar geçmiş. Kerten bir gün geri dönmüş ve Tim’i aramaya başlamış. Tim, Tim, sevgili arkadaşım, ben geldim, Kerten geldi, diye ırmak kıyısında bağırmış. Bunun üzerine ırmaktan kocaman bir timsah kıyıya çıkmış ve Kerten’e doğru koşmaya başlamış:“ Kerten, nihayet yıllar sonra geri döndün. Seni çok özledim, gel sarılalım. “
Timsahtan korkan Kerten geriye kaçıp kayaların üstüne çıkmış:“ Ne Tim’i? Sen Tim olamazsın. Tim benim kadar bir kertenkeleydi. Sen kocaman bir timsahsın. “
“ Hayır, Kerten, ben kertenkele değildim. O zamanlar bir timsah yavrusuydum. Yıllarla büyüdüm. İşe bak ben de seni timsah yavrusu sanıyordum. Sesini duyup seni görünce Kerten neden hiç büyümemiş, diyerek hayret ettim. “

Daha sonra Tim yalvarmış, gözyaşı dökmüş. Birebir yaşadıkları özel anılardan bahsetmiş, konuştuklarından örnekler vermiş. Bunları başkasının bilmesi olanaksızmış ama Tim yaklaştıkça Kerten uzaklaşmış. Daha sonra kaçıp gitmiş. Bir daha da oralarda gözükmemiş. Irmakta yaşayan pek çok timsah, Tim’in devamlı olarak ağladığını, gözyaşı döktüğünü fark etmişler. Tim nedenini hiçbirine söylememiş. Timsah gözyaşları bu olsa gerek.

SON

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:26 pm
gönderen Hüseyin120
ÇİRKİN KEDİ
Bir kedi varmış. Çok çirkinmiş. Hiç arkadaşı yokmuş. Yalnız gezermiş. Metruk bir evde gizlenirmiş. Geceleri sokağa çıkar, yiyecek ararmış. Bütün sokak kedileri gibi onun da besin deposu çöp tenekeleriymiş. İnsanların yediklerinden arta kalanları, kediler baş tacı edermiş. O şehre ara sıra yabancı kediler gelirmiş. Bu yabancı kediler ya birini aralarmış ya da adres sorarlarmış. Çirkin kedi buna çok sevinir ve yardımcı olurmuş. Ayrılırken arkasından konuşurlarmış: “ Aman, ne çirkin bir kedi. Biz de koca şehirde adres soracak bula bula bu çirkini mi bulduk, derlermiş. “
Film yapımcısı Yaver Bey senaryo gereği filmde oynatmak için, çirkin bir kedi arıyormuş. Caddelerde, sokaklarda gezmiş, dolaşmış. Yardımcıları pek çok kedi bulup, Yaver Bey’e göstermişler ama her kedinin mutlaka sevimli bir yanı vardır ya beyefendi hiçbirini çirkin bulmamış. Filmde oynayacak artistler de öylece bekliyormuş.

Böylece aradan aylar geçmiş. Bir gün Yaver Bey iki yardımcısıyla birlikte şehrin ara sokaklarında geziniyormuş: “ Şu çirkin kediyi o kadar aradık, bulamadık. Filmde başrol oynayacak kedi ortada yok. Bir bulsam onu salamlarla, sosislerle beslerim. “ diye söyleniyormuş. Çirkin kedi metruk evde söyleneni duymuş. Kapıya çıkmış. Miyav, demiş. Yaver Bey dönmüş, bakmış. Çirkin kediyi görmüş: “ İşte, tamam, çirkin kediyi bulduk. “ demiş. Çirkin kediyi kucağına almış, sevmiş.
Ertesi gün film çekimi başlamış. Çirkin kedi film setinde kendisine gösterilen ilgiden memnun oluyor ve her söyleneni aynen yapıyormuş. Oldukça yetenekli ve başarılı bulunmuş.
Yaver Bey: “ Bu kedinin içinde cevher varmış. Onu ben keşfettim ve zirveye taşıyacağım. “ diyormuş.
Çirkin kedi zaman içinde pek çok filmde başrol oynamış. Kazandığı paralarla metruk evi yıktırıp, aynı plan dâhilinde yeniden yaptırmış ve sokak kedileri bakım hanesine çevirmiş. Burada hasta kedileri tedavi ettirmiş, yavru ve yaşlı kedileri barındırmış, günün her saatinde kedilere yemek vermiş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri

Gönderilme zamanı: Cmt Ağu 08, 2026 6:53 pm
gönderen Hüseyin120
BELEDİYE OTOBÜSÜ
İlçenin tek belediye otobüsü törenle hizmete girdi. Caddenin iki yanına dizilmiş insanlar bir alkış tufanı kopardılar. Şoför Hasan direksiyon başında gururla oturuyor, bu nefis arabanın ilk kullanıcısı olma şerefine kavuşuyordu. On yıllık şofördü ama yapılan sınavda birinci olmasa şimdi direksiyon sallayamazdı. Daha dört saat şoförlük koltuğuna kurulacaktı. Ondan sonra görevi Bekir devralacaktı. Bekir de usta bir şofördü çünkü sınava katılan on iki şoför arasında ikinci olmuştu. Otobüsü ikindi üstü Tahsin teslim alıp, akşam sekizde belediye garajına çekecekti. Bugün binmek bedava olduğu için, belediye otobüsü doluydu. Duraklar ise, ana-baba günüydü. Önceki duraktan gelenler inecek, bu duraktakiler binecekti yani bayağı eğlenceli bir iş. Bedava belediye otobüsüne kim binmez ki?

Ertesi gün duraklarda in-cin top oynuyordu. Pek çok seferde otobüsün içinde şoförden başka kimse görünmüyordu. Garajda bilet kutusunu açan görevli, on tane bilet saydı. Demek ki koca gün on kişi otobüse binmişti. Sonraki günlerde üçe-beşe düşen müşteri sayısı bir hafta sonra hiçe düştü. Artık kimsecikler belediye otobüsüne binmiyordu.

Kimseciklerin belediye otobüsüne binmeme durumu aylarca devam etti. Belediye zarar ediyordu ama buna aldıran yoktu. Belediyenin ilçede pek çok dükkanı vardı. Mazota zam geldi mi, kiraları arttırıyordu. Masraf mı arttı yüklen esnafa. Esnafın canı sanki patlıcandı. Esnaf da zam yaptı malına, bu sefer müşterisi azaldı. Sonunda kirayı ödeyemeyen esnafı belediye mahkemeye verdi.

Esnaf mahkemelerde ne zamandır perişandı. Onların aileleri vardı, çocukları vardı. Hepsine yazık oluyordu. Belediye otobüsü bir gece yarısı garajın kapısını açtı. Usul usul sokaklarda ilerlemeye başladı. Özellikle geceleri uyku tutmuyordu. Durumu fark ediyor, üzülüyor, sessizce ağlıyordu. Biliyordu hiç suçu yoktu ama nedense kendini suçluymuş gibi hissetmesine engel olamıyordu. O, adam, kadın, çocuk insanları çok seviyordu. Bir yüreği vardı ve yüreği insan sevgisiyle doluydu.

Belediye otobüsü ilçe dışına çıktı. Asfalt yol uzayıp gidiyordu. Kendince bir türkü tutturdu. Biraz sonra türkünün derdine derman olmadığını fark etti. Türkü söylemeyi bırakıp olanları düşünmeye başladı. Ne gereği vardı bunca sıkıntının? Şu insanlar sıkıntıları başlarına bela etmekte ustaydılar. Belediye başkanı olayları başlatan ve başkan seçilsin diye kendisine oy veren insanlara karşı acımasız davranandı. Başkan gider, dertler biterdi. Bir süre bunları düşünen belediye otobüsü geri döndü.

O, sabahleyin evinden çıkıp yolun karşısına park edilmiş makam arabasına binmek için, karşıdan karşıya geçmekte olan belediye başkanının üstüne gidip iki metre karşısında durdu: " İnsanlara çektirdiklerin yeter. Görevinden istifa et, bu iş bitsin. "
" Benim gitmemle sorunlar çözülecekse istifa ederim. "
" Sorunlar çözülür, sen yeter ki çekil. "

Yeni belediye başkanı esnafı mahkemelerden kurtardı. Dükkan kiralarını eski durumuna getirdi. Belediye otobüsü ise, yakalanıp rutubetli bir garaja kapatıldı. Çürümeye terk edildi. Aylar sonra belediye otobüsü oradan kurtuldu ve özgürlüğüne kavuştu.

SON