Serdar Yıldırım Hikayeleri
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
DENİZ ÖRÜMCEĞİ İLE KORSANLAR
Eski zamanlarda denizlerde haydutluk yaparak gemileri ele geçirip mallarını yağmalayan korsanlar pek çokmuş. Bu korsanlar, deniz kıyısında, etrafı surlarla çevrili kaleleri barınak olarak kullanırmış. İşte bu kalelerden birinde yaşayan korsanlar, o civardan gelip geçen gemilerdeki insanların paralarını, mallarını alırlar ve gemiyi batırıp kaçarlarmış. Deniz ortasında batan gemiden kurtulan olmazmış. Bu zulüm yıllarca sürmüş.
Korsan kalesinin yakınlarında yaşayan bir deniz örümceğinin olanlar ilgisini çekmiş. Korsanları izlemeye başlamış. Onların ne kadar acımasız olduklarını görmüş. Korsanlarla mücadele edebilmek için, çok büyümek istemiş.
Aradan yıllar geçmiş, deniz örümceği devasa boyutlara ulaşmış. Gövdesi kocaman, kolları onar metre olmuş. Denizde yelkenlerini açmış ilerleyen korsan gemisine yetişmiş ve gemiye çıkmış. Onu gören korsanlar donmuş, kalmışlar. Geminin orta yerine gelerek, gemiyi güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp tüm gücüyle sıkmış. Gemi çatırdayarak ikiye bölünmüş ve korsanlarla birlikte, denizin dibini boylamış. Böylelikle deniz örümceği bundan sonra korsanların yapacağı kötülüklerin önüne geçmiş olmuş.
O denizin diğer korsanları deniz örümceği korkusundan korsanlığı bırakıp çiftçilik yapmışlar, tarla ekip biçmişler, hayvan beslemişler. Alın teri dökerek elde edilen kazançların tadını almışlar, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Çocuklarına, deniz örümceğinin korsanlarla olan mücadelesini anlatıp durmuşlar.
SON
Eski zamanlarda denizlerde haydutluk yaparak gemileri ele geçirip mallarını yağmalayan korsanlar pek çokmuş. Bu korsanlar, deniz kıyısında, etrafı surlarla çevrili kaleleri barınak olarak kullanırmış. İşte bu kalelerden birinde yaşayan korsanlar, o civardan gelip geçen gemilerdeki insanların paralarını, mallarını alırlar ve gemiyi batırıp kaçarlarmış. Deniz ortasında batan gemiden kurtulan olmazmış. Bu zulüm yıllarca sürmüş.
Korsan kalesinin yakınlarında yaşayan bir deniz örümceğinin olanlar ilgisini çekmiş. Korsanları izlemeye başlamış. Onların ne kadar acımasız olduklarını görmüş. Korsanlarla mücadele edebilmek için, çok büyümek istemiş.
Aradan yıllar geçmiş, deniz örümceği devasa boyutlara ulaşmış. Gövdesi kocaman, kolları onar metre olmuş. Denizde yelkenlerini açmış ilerleyen korsan gemisine yetişmiş ve gemiye çıkmış. Onu gören korsanlar donmuş, kalmışlar. Geminin orta yerine gelerek, gemiyi güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp tüm gücüyle sıkmış. Gemi çatırdayarak ikiye bölünmüş ve korsanlarla birlikte, denizin dibini boylamış. Böylelikle deniz örümceği bundan sonra korsanların yapacağı kötülüklerin önüne geçmiş olmuş.
O denizin diğer korsanları deniz örümceği korkusundan korsanlığı bırakıp çiftçilik yapmışlar, tarla ekip biçmişler, hayvan beslemişler. Alın teri dökerek elde edilen kazançların tadını almışlar, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuşlar. Çocuklarına, deniz örümceğinin korsanlarla olan mücadelesini anlatıp durmuşlar.
SON
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
KRAL KOBRA PİTONA KARŞI
Kral kobra simsiyah derisi, korkunç görünüşü, eşsiz zekası, inanılmaz ikna kabiliyeti ve beş metre boyuyla tam bir fikir makinesi. Ormanda, dağda, bayırda bir yılan gördüğü zaman hemen hayallerini anlatmaya başlardı ve hayallerine gerçekmiş gibi inanmalarını isterdi. Evet, doğrudur, diyen olursa takıl peşime der, öyle şey olmaz, sana inanmıyorum, deyip karşı çıkan olursa ölüm makinesine dönüşür, kurbanını ısırıp zehirler ve yılan kendi kadar bile olsa rahatça yutardı.
Kral kobra bir gün peşine takmış otuz kadar hayalperest yılanı çimenlikte ilerliyordu. Kendinden daha uzun ve kalın bir piton yılanıyla karşılaşınca durdu. Diklenmeye başladı. Vücudunun üçte birini yukarı kaldırdı. Pitona bir de tepeden baktı. Keşke bununla birkaç yıl önce karşılaşsaydım, diye düşündü. Ben hep büyüğüm ama bu belki yavruydu. Saniyede yutardım. Şimdi bunu ısırsam, çok büyük yutamam. Yutamayacağım bir yılanı ısırmam anlamsız. Bir hiç için boşuna zehir akıtamam. Ama benden büyük bu pitonun boy boy ortalıkta dolaşması canımı sıkar. Bu diyarda en büyük benim ve ben kalmalıyım. Barış yolunu deneyeyim bakalım beyni kaç ayar?
" Vay piton, nasılsın kardeşim? Gel kucaklaşalım! "
Kral kobranın üstüne geldiğini gören piton geriledi: " Dur bakalım, kobra. Sana güven olmaz. Aramızda mesafe kalsın. "
Kral kobra durunca piton da durdu.
Kral kobra: " Piton, benim hayat hakkındaki fikirlerimi dinlemek ister misin? " diye sordu.
Piton: " Anlat kobra, hayat hakkında ne biliyorsan bana anlat. "
Kral kobra: " Piton sana hayatın geçmişinden, bugününden ve geleceğinden bahsetmek istiyorum. Ben, sen ve bu arkamda gördüklerin hepimiz birer yılanız. Cinslerimiz farklı. Bir yılan geçmişini düşünmez, bugününü yaşar ve geleceğini düşünmez. Sen de sadece bugününü yaşıyorsun ve bana inanmalısın. Bana inanıp peşimden gelmezsen yılan olma özelliğini kaybedersin. Şimdi gözlerini kapa ve sana inandım de. "
Piton: " Senin hayat hakkındaki fikirlerin bana bayat geldi. Karşında gözlerimi kapamam. Sana inanmadım desem bana ne yaparsın? Bildiğim kadarıyla sana inanmayanları öldürüyormuşsun. "
" Yok canım, piton, öyle şey olur mu? Benim kimseyi öldürdüğüm falan yok. Kimden duyduysan seni aldatmış. Seni benim kötü olduğuma inandırmış. Onu bunu boşver, sadece beni gör, onu bunu duyma, sadece beni duy, bana inan, bana sığın, bana güven. Ben yalan söylemem, güvenilir biriyim. "
" Doğru, sen güvenilirsin ama sana inananlar açısından doğru bu. Bana güvenilir gelmiyorsun. O arkandakiler. İnan ölüm korkusu olmasa biri bile orada durmaz. Senden nefret ettikleri belli. Zor duruma düşsen yardım etmezler. "
" Vay be! Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Piton, sen bu iddianı ispatlayabilir misin? "
" Tabi ispatlarım. Gardını al, kobra. Ya sen ya ben. İkimizden biri fazla burada. "
Piton ileri doğru hamle yapınca kral kobra saniyesinde yay gibi boşanıp pitonu ısırmaya çalıştı. Piton anında yana kayıp kral kobranın arkasına geçti ve ona dolanıp sıkmaya başladı. Kral kobranın pitonu ısırması olanak dışıydı. Kral kobra az önceye kadar arkasında duran hayalperestlerden yardım istedi. Hayalperestlerden hiçbiri kımıldamadı. Sadece olanları seyretmekle yetindi.
Kral kobra: " Dur piton, iddianı ispat ettin, artık beni bırak. " dedi. Pitonun bırakmaya niyeti yoktu:
" Hatırlarsın yıllar önce sen yine bu kadardın. Ben o zamanlar yavruydum. Üç kardeşimle geziyorduk. Kardeşlerimi yakalayıp yuttun. Bir ben kurtuldum, kaçtım. Senden daha büyük olmayı yıllarca bekledim. Zaman bu zaman, piton bu piton. Bittin kobra. "
Piton sıktı, sıktı. Acımayana acımadı. Kral kobrayı nefessiz kalana kadar sıktı. Sonra onu boş çuval gibi yere bıraktı ve gitti. Hayalperestler, artık kral olmayan kobrayla kendilerine ziyafet çekti.
SON
Yazan: Serdar Yıldırım
Kral kobra simsiyah derisi, korkunç görünüşü, eşsiz zekası, inanılmaz ikna kabiliyeti ve beş metre boyuyla tam bir fikir makinesi. Ormanda, dağda, bayırda bir yılan gördüğü zaman hemen hayallerini anlatmaya başlardı ve hayallerine gerçekmiş gibi inanmalarını isterdi. Evet, doğrudur, diyen olursa takıl peşime der, öyle şey olmaz, sana inanmıyorum, deyip karşı çıkan olursa ölüm makinesine dönüşür, kurbanını ısırıp zehirler ve yılan kendi kadar bile olsa rahatça yutardı.
Kral kobra bir gün peşine takmış otuz kadar hayalperest yılanı çimenlikte ilerliyordu. Kendinden daha uzun ve kalın bir piton yılanıyla karşılaşınca durdu. Diklenmeye başladı. Vücudunun üçte birini yukarı kaldırdı. Pitona bir de tepeden baktı. Keşke bununla birkaç yıl önce karşılaşsaydım, diye düşündü. Ben hep büyüğüm ama bu belki yavruydu. Saniyede yutardım. Şimdi bunu ısırsam, çok büyük yutamam. Yutamayacağım bir yılanı ısırmam anlamsız. Bir hiç için boşuna zehir akıtamam. Ama benden büyük bu pitonun boy boy ortalıkta dolaşması canımı sıkar. Bu diyarda en büyük benim ve ben kalmalıyım. Barış yolunu deneyeyim bakalım beyni kaç ayar?
" Vay piton, nasılsın kardeşim? Gel kucaklaşalım! "
Kral kobranın üstüne geldiğini gören piton geriledi: " Dur bakalım, kobra. Sana güven olmaz. Aramızda mesafe kalsın. "
Kral kobra durunca piton da durdu.
Kral kobra: " Piton, benim hayat hakkındaki fikirlerimi dinlemek ister misin? " diye sordu.
Piton: " Anlat kobra, hayat hakkında ne biliyorsan bana anlat. "
Kral kobra: " Piton sana hayatın geçmişinden, bugününden ve geleceğinden bahsetmek istiyorum. Ben, sen ve bu arkamda gördüklerin hepimiz birer yılanız. Cinslerimiz farklı. Bir yılan geçmişini düşünmez, bugününü yaşar ve geleceğini düşünmez. Sen de sadece bugününü yaşıyorsun ve bana inanmalısın. Bana inanıp peşimden gelmezsen yılan olma özelliğini kaybedersin. Şimdi gözlerini kapa ve sana inandım de. "
Piton: " Senin hayat hakkındaki fikirlerin bana bayat geldi. Karşında gözlerimi kapamam. Sana inanmadım desem bana ne yaparsın? Bildiğim kadarıyla sana inanmayanları öldürüyormuşsun. "
" Yok canım, piton, öyle şey olur mu? Benim kimseyi öldürdüğüm falan yok. Kimden duyduysan seni aldatmış. Seni benim kötü olduğuma inandırmış. Onu bunu boşver, sadece beni gör, onu bunu duyma, sadece beni duy, bana inan, bana sığın, bana güven. Ben yalan söylemem, güvenilir biriyim. "
" Doğru, sen güvenilirsin ama sana inananlar açısından doğru bu. Bana güvenilir gelmiyorsun. O arkandakiler. İnan ölüm korkusu olmasa biri bile orada durmaz. Senden nefret ettikleri belli. Zor duruma düşsen yardım etmezler. "
" Vay be! Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Piton, sen bu iddianı ispatlayabilir misin? "
" Tabi ispatlarım. Gardını al, kobra. Ya sen ya ben. İkimizden biri fazla burada. "
Piton ileri doğru hamle yapınca kral kobra saniyesinde yay gibi boşanıp pitonu ısırmaya çalıştı. Piton anında yana kayıp kral kobranın arkasına geçti ve ona dolanıp sıkmaya başladı. Kral kobranın pitonu ısırması olanak dışıydı. Kral kobra az önceye kadar arkasında duran hayalperestlerden yardım istedi. Hayalperestlerden hiçbiri kımıldamadı. Sadece olanları seyretmekle yetindi.
Kral kobra: " Dur piton, iddianı ispat ettin, artık beni bırak. " dedi. Pitonun bırakmaya niyeti yoktu:
" Hatırlarsın yıllar önce sen yine bu kadardın. Ben o zamanlar yavruydum. Üç kardeşimle geziyorduk. Kardeşlerimi yakalayıp yuttun. Bir ben kurtuldum, kaçtım. Senden daha büyük olmayı yıllarca bekledim. Zaman bu zaman, piton bu piton. Bittin kobra. "
Piton sıktı, sıktı. Acımayana acımadı. Kral kobrayı nefessiz kalana kadar sıktı. Sonra onu boş çuval gibi yere bıraktı ve gitti. Hayalperestler, artık kral olmayan kobrayla kendilerine ziyafet çekti.
SON
Yazan: Serdar Yıldırım
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
DEV KANGURU
Bundan yıllar önce Avustralya’da bir kanguru doğmuş. Doğumunda da iriymiş, iri doğmuş, hızla büyümüş ve erişkin bir kanguru olunca boyu on metre olmuş. Adı da Çuku’ymuş bu kangurunun. Sakin yaratılışlı, sevecenmiş, kimseye zararı yokmuş ama faydası çokmuş. Taşınacak yükü olan, gel Çuku, şu bizim yükü taşıyıver dermiş. Hemen yardıma gider, yükü taşırmış. Karşılık olarak kuru bir aferin alırmış. Aradan zaman geçmiş, kanguruların yaşlı reisi ölmüş. Yeni reis Çuku’yu kovmuş ve diğer kanguruların onunla konuşmasını yasaklamış. On metrelik dev kanguru Çuku, aylarca Gibson Çölü’nde yalnız yaşamış. Ot bulmuş ot yemiş, saman bulmuş saman yemiş, kaktüsü sıkıp suyunu içmiş.
Günlerden bir gün, çölde gezerken, yerde baygın yatan yaralı bir kanguru görmüş. Yaralı kanguruyu bir vahaya götürüp gölgeye yatırmış, yarasını temizleyip su içirmiş. Yaralı kanguru kendine gelince Çuku’ya sarılıp ağlamaya başlamış. Bir ejderhanın kanguruların başına bela olduğunu, kanguruları gördüğü yerde saldırdığını, pek çok kangurunun canına kıydığını söylemiş. Üç gün önce ejderhanın on kadar kanguruyu bir mağarada kıstırdığını, dokuz kanguruyu parçalayıp yediğini, bir tek kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu, ejderhanın zehirli dişlerinden uzak durduğunu ve çöle girip, Çuku…Çuku…Nerdesin…diye hep bağırdığını anlatmış. “ Yardım et Çuku, ejderha kanguru neslini tüketecek. Git ejderha ile savaş ve onu öldür “ demiş.
Yaralı kanguruyu vahada subaşında bırakıp hızla kanguruların yaşadığı bölgeye gelmiş. Ejderhayı elli kadar kanguruyu etrafı yüksek kayalıklarla çevrili bir yerde yakalayıp birer birer yerken görmüş. Nefretle ejderhanın üstüne yürümüş. Ejderha ile uzun süre mücadele ettikten sonra onun üst ve alt çenesinden tutarak ağzını parçalamış. Ejderhadan kurtulan kangurular, Çuku’ya sevgiyle sarılmışlar. Ama Çuku, reisin onu kovarken ötekilerin alaylı sözlerini unutmamış. Ertesi gün çöle geri dönmüş. Yaralı kanguruyu bayağı iyileşmiş, gezinirken bulmuş. Çuku ile kanguru arkadaş olmuşlar ve yıllardır Gibson Çölü’nde birlikte yaşayıp duruyorlarmış.
SON
Bundan yıllar önce Avustralya’da bir kanguru doğmuş. Doğumunda da iriymiş, iri doğmuş, hızla büyümüş ve erişkin bir kanguru olunca boyu on metre olmuş. Adı da Çuku’ymuş bu kangurunun. Sakin yaratılışlı, sevecenmiş, kimseye zararı yokmuş ama faydası çokmuş. Taşınacak yükü olan, gel Çuku, şu bizim yükü taşıyıver dermiş. Hemen yardıma gider, yükü taşırmış. Karşılık olarak kuru bir aferin alırmış. Aradan zaman geçmiş, kanguruların yaşlı reisi ölmüş. Yeni reis Çuku’yu kovmuş ve diğer kanguruların onunla konuşmasını yasaklamış. On metrelik dev kanguru Çuku, aylarca Gibson Çölü’nde yalnız yaşamış. Ot bulmuş ot yemiş, saman bulmuş saman yemiş, kaktüsü sıkıp suyunu içmiş.
Günlerden bir gün, çölde gezerken, yerde baygın yatan yaralı bir kanguru görmüş. Yaralı kanguruyu bir vahaya götürüp gölgeye yatırmış, yarasını temizleyip su içirmiş. Yaralı kanguru kendine gelince Çuku’ya sarılıp ağlamaya başlamış. Bir ejderhanın kanguruların başına bela olduğunu, kanguruları gördüğü yerde saldırdığını, pek çok kangurunun canına kıydığını söylemiş. Üç gün önce ejderhanın on kadar kanguruyu bir mağarada kıstırdığını, dokuz kanguruyu parçalayıp yediğini, bir tek kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu, ejderhanın zehirli dişlerinden uzak durduğunu ve çöle girip, Çuku…Çuku…Nerdesin…diye hep bağırdığını anlatmış. “ Yardım et Çuku, ejderha kanguru neslini tüketecek. Git ejderha ile savaş ve onu öldür “ demiş.
Yaralı kanguruyu vahada subaşında bırakıp hızla kanguruların yaşadığı bölgeye gelmiş. Ejderhayı elli kadar kanguruyu etrafı yüksek kayalıklarla çevrili bir yerde yakalayıp birer birer yerken görmüş. Nefretle ejderhanın üstüne yürümüş. Ejderha ile uzun süre mücadele ettikten sonra onun üst ve alt çenesinden tutarak ağzını parçalamış. Ejderhadan kurtulan kangurular, Çuku’ya sevgiyle sarılmışlar. Ama Çuku, reisin onu kovarken ötekilerin alaylı sözlerini unutmamış. Ertesi gün çöle geri dönmüş. Yaralı kanguruyu bayağı iyileşmiş, gezinirken bulmuş. Çuku ile kanguru arkadaş olmuşlar ve yıllardır Gibson Çölü’nde birlikte yaşayıp duruyorlarmış.
SON
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
BALSIZ ARI İLE EŞEK ARILARI
Bal arısının biri, bal yapma yeteneğinden yoksunmuş. Ne kadar uğraşsa da bal yapamıyormuş. Kovandaki arılardan onunla ilgilenen yokmuş. Herkes kendi işine bakıyormuş ama o, bütün gözleri üstünde hissediyor ve arıların acıyarak baktıklarını sanıyormuş. Bu duruma daha fazla dayanamayacağını düşünen balsız arı, arı kolonisini terk ederek, uzaklardaki dağa gitmiş. Oralarda bulduğu boş bir kovana girerek, kapıyı içeriden sürgülemiş. Dünya ile ilişkisini keserek, inzivaya çekilmiş.
Aradan üç-dört saat geçmiş ki, on tane eşek arısı kovanın yanına gelmiş. Eşek arıları, bal arısı arıyormuş. Onlar bal arılarının ezeli düşmanıymış. Eşek arıları, kovan kapısının içeriden kilitli olduğunu görünce kenardaki küçük deliklerden bakmış. Kovanda bir tane bal arısı varmış ve dönüp duruyormuş. Eşek arısı korkusu, balsız arıya derdini unutturmuş çünkü eşek arılarının ne niyetle buraya geldikleri, konuşmalarından belli oluyormuş. Balsız arı korkadursun, eşek arıları, hep birlikte yüklenip sürgüyü kırarak, içeri girmiş.
Eşek arısı sormuş: " Sen neden buradasın? " Balsız arı sonun başlangıcındaymış. Sesi çıkmamış. Hem sesi çıksa ne olacakmış? Ne diyecekmiş ki?
Bir diğer eşek arısı: " Ben bunu anladım. Bu bir suç işledi veya bal arılarına karşı geldi. Bunu buraya hapsettiler. Bir söz vardır, düşmanımın düşmanı dostumdur, diye. Bu arı, bal arılarının düşmanıysa bizim dostumuzdur. Salıverelim gitsin. "
Bir sonraki eşek arısı: " Doğru, salıverelim gitsin. Her gittiği yerde bizim büyük gücümüzü, kuvvetimizi, kudretimizi anlatsın. Bizim kendimize inancımız tamdır ve ancak kendimize inanırız. "
Balsız arı suyu sıkılmış limon gibiymiş ama yine de konuşmuş: " Ben bal yapamıyorum. Bal yapanların arasından kaçtım. Kendimi buraya hapsettim. Ben balsız arıyım. "
Bir diğer eşek arısı ikinci kez konuşmuş: " Doğru. Balsız bir arı bal arısı değildir ve bizim dostumuzdur. Haydi, yoluna git balsız arı. "
Eşek arıları, balsız arıyı orada bırakıp uçup gitmiş. Eşek arıları gidince balsız arı orayı terk etmiş. Eski kovana geri dönmüş. Kovandaki arılar yine kendi alemindeymiş, onunla ilgilenen olmamış. O da madem bal yapamıyorum bari bir işe yarayayım diyerek, kovanın bir köşesinde yavru arılara hayat dersi vermeye başlamış.
SON
Bal arısının biri, bal yapma yeteneğinden yoksunmuş. Ne kadar uğraşsa da bal yapamıyormuş. Kovandaki arılardan onunla ilgilenen yokmuş. Herkes kendi işine bakıyormuş ama o, bütün gözleri üstünde hissediyor ve arıların acıyarak baktıklarını sanıyormuş. Bu duruma daha fazla dayanamayacağını düşünen balsız arı, arı kolonisini terk ederek, uzaklardaki dağa gitmiş. Oralarda bulduğu boş bir kovana girerek, kapıyı içeriden sürgülemiş. Dünya ile ilişkisini keserek, inzivaya çekilmiş.
Aradan üç-dört saat geçmiş ki, on tane eşek arısı kovanın yanına gelmiş. Eşek arıları, bal arısı arıyormuş. Onlar bal arılarının ezeli düşmanıymış. Eşek arıları, kovan kapısının içeriden kilitli olduğunu görünce kenardaki küçük deliklerden bakmış. Kovanda bir tane bal arısı varmış ve dönüp duruyormuş. Eşek arısı korkusu, balsız arıya derdini unutturmuş çünkü eşek arılarının ne niyetle buraya geldikleri, konuşmalarından belli oluyormuş. Balsız arı korkadursun, eşek arıları, hep birlikte yüklenip sürgüyü kırarak, içeri girmiş.
Eşek arısı sormuş: " Sen neden buradasın? " Balsız arı sonun başlangıcındaymış. Sesi çıkmamış. Hem sesi çıksa ne olacakmış? Ne diyecekmiş ki?
Bir diğer eşek arısı: " Ben bunu anladım. Bu bir suç işledi veya bal arılarına karşı geldi. Bunu buraya hapsettiler. Bir söz vardır, düşmanımın düşmanı dostumdur, diye. Bu arı, bal arılarının düşmanıysa bizim dostumuzdur. Salıverelim gitsin. "
Bir sonraki eşek arısı: " Doğru, salıverelim gitsin. Her gittiği yerde bizim büyük gücümüzü, kuvvetimizi, kudretimizi anlatsın. Bizim kendimize inancımız tamdır ve ancak kendimize inanırız. "
Balsız arı suyu sıkılmış limon gibiymiş ama yine de konuşmuş: " Ben bal yapamıyorum. Bal yapanların arasından kaçtım. Kendimi buraya hapsettim. Ben balsız arıyım. "
Bir diğer eşek arısı ikinci kez konuşmuş: " Doğru. Balsız bir arı bal arısı değildir ve bizim dostumuzdur. Haydi, yoluna git balsız arı. "
Eşek arıları, balsız arıyı orada bırakıp uçup gitmiş. Eşek arıları gidince balsız arı orayı terk etmiş. Eski kovana geri dönmüş. Kovandaki arılar yine kendi alemindeymiş, onunla ilgilenen olmamış. O da madem bal yapamıyorum bari bir işe yarayayım diyerek, kovanın bir köşesinde yavru arılara hayat dersi vermeye başlamış.
SON
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
BİZİM KÖYLÜ İLE PAPAĞAN
Eski zamanlarda yaşayan bir köylü, ormanda yaralı bir papağan bulmuş. Papağanın yarasını saran köylü, onu bir kafese koymuş. Tarlaya giderken, ekin biçerken papağanı yanında götürürmüş. Geldi zaman, geçti zaman papağan iyileşince bizim köylü papağanı serbest bırakmış. Bunun üzerine papağan uçup gitmiş.
Aradan aylar geçmiş. O yıl kıtlık olmuş. O köyün ve diğer otuz dokuz köyün sahibinin adı kırkağaymış. Köylüler, kırkağaya kırkayak derlermiş. Kıtlığın olduğu o yıl bizim köylü işte bu kırkayaktan borç para almış. Ertesi yıl ürün az olunca ve bizim köylü borcunu ödeyemeyince, kırkayak tepesine binmiş. Bizim köylü tarlada çift sürerken, kırkayak, dört adamıyla birlikte gelip, bizim köylünün iki öküzünü borcun faizine karşılık almak istemiş. Bizim köylü buna karşı çıkınca kırkayak ve adamları tarafından dövülmeye, yerlerde sürüklenmeye başlamış.
Aslında papağan kafesten kurtulduktan sonra uzaklara gitmemiş, köyün civarında kalıp, yarasını iyileştiren bizim köylüye göz, kulak olurmuş. Onu uzaktan takip edermiş. Olayı gören papağan karşı ormandan kırkayağın üstüne dalışa geçmiş. Kırkayağın boynundan güçlü pençeleriyle yakalayıp, burnunu ve ağzını gagalayıp kanatmış. Fakat kırkayağın adamlarından biri, papağanı bir vuruşta yere sermiş. Papağan toparlanıp ormana doğru uçmuş ve ormandaki yüzlerce papağanı toplayıp geri dönerek, kırkayak ve adamlarının kırk köydeki saltanatına son vermiş. Papağanlar, kırkayak ve adamlarını öldürdükten sonra, bizim köylüyü sırtlarında taşıyarak bulutların üstüne götürmüşler.
SON
Eski zamanlarda yaşayan bir köylü, ormanda yaralı bir papağan bulmuş. Papağanın yarasını saran köylü, onu bir kafese koymuş. Tarlaya giderken, ekin biçerken papağanı yanında götürürmüş. Geldi zaman, geçti zaman papağan iyileşince bizim köylü papağanı serbest bırakmış. Bunun üzerine papağan uçup gitmiş.
Aradan aylar geçmiş. O yıl kıtlık olmuş. O köyün ve diğer otuz dokuz köyün sahibinin adı kırkağaymış. Köylüler, kırkağaya kırkayak derlermiş. Kıtlığın olduğu o yıl bizim köylü işte bu kırkayaktan borç para almış. Ertesi yıl ürün az olunca ve bizim köylü borcunu ödeyemeyince, kırkayak tepesine binmiş. Bizim köylü tarlada çift sürerken, kırkayak, dört adamıyla birlikte gelip, bizim köylünün iki öküzünü borcun faizine karşılık almak istemiş. Bizim köylü buna karşı çıkınca kırkayak ve adamları tarafından dövülmeye, yerlerde sürüklenmeye başlamış.
Aslında papağan kafesten kurtulduktan sonra uzaklara gitmemiş, köyün civarında kalıp, yarasını iyileştiren bizim köylüye göz, kulak olurmuş. Onu uzaktan takip edermiş. Olayı gören papağan karşı ormandan kırkayağın üstüne dalışa geçmiş. Kırkayağın boynundan güçlü pençeleriyle yakalayıp, burnunu ve ağzını gagalayıp kanatmış. Fakat kırkayağın adamlarından biri, papağanı bir vuruşta yere sermiş. Papağan toparlanıp ormana doğru uçmuş ve ormandaki yüzlerce papağanı toplayıp geri dönerek, kırkayak ve adamlarının kırk köydeki saltanatına son vermiş. Papağanlar, kırkayak ve adamlarını öldürdükten sonra, bizim köylüyü sırtlarında taşıyarak bulutların üstüne götürmüşler.
SON
-
Hüseyin120
- Mesajlar: 44
- Kayıt: Çrş Eyl 17, 2025 12:32 am
- Teşekkür etti: 0
- Teşekkür edildi: 10 kez
- İletişim:
Re: Serdar Yıldırım Hikayeleri
HİKAYE YAZARI ÖMER SEYFETTİN İLE SERDAR YILDIRIM
Tarih 4-Ağustos-2023 Bursa'da bir kitap mağazasında çok değerli yazarlarımızdan Ömer Seyfettin ile beraberim: " Sayın Ömer Seyfettin, bakın burası üç katlı bir kitap satış mağazası. İçinde binlerce kitap var.
Ömer Seyfettin: " Ya Serdar, beni buraya neden getirdin? Ben 1920 yılını hatırlıyorum. O zamanlar 36 yaşındaydım. İstanbul'da bir lisede öğretmenlik yapıyordum. "
" Evet doğru, bunları ben de biliyorum ama sizin bilmediğiniz bir şey var. 1920 dediniz. O zamandan şimdiki zamana 103 yıl geçti. 103 yıl sonra siz neredesiniz, hikayeleriniz nerede? "
" Ben o hikayeleri yazdım, durdum. Bir İstanbul gazetesinde bunlar her gün tefrika halinde yayınlanırdı. Biliyor musun Serdar, yurdumuzu düşmanlar istila ettiğinde ben subaydım. Çanakkale taraflarında askeri ciple gidiyorduk. Gökyüzünde bir yazı belirdi. Fethun karib. ( Çanakkale’ye cephesini ziyarete giden heyeti edebiye içerisinde bulunan Ömer Seyfettin, yolda karşılaştıkları fevkalade bir hadiseyi Müjde adını verdiği hikayesinde anlatmıştır. Gün ağardığında heyet gökyüzünde ince bir duman ile “fethun karib” yazdığını müşahede etmiştir. Fethun karib, yakın bir fetih anlamındadır. ) 1915 yılı başlarıydı. Ne oldu? Neler oldu? Yolda gelirken ben Türküm dedin. Türkiye Cumhuriyeti dedin. Türkiye Cumhuriyeti'ne bravo da Osmanlı ne oldu? Bırak Osmanlı İmparatorluğu'nu Anadolu ne oldu? "
" Mustafa Kemal 19-Mayıs-1919 tarihinde Samsun'a çıktı. "
" Bunu biliyorum. "
" Türk Ordusu ve Mustafa Kemal bir buçuk yıl Sakarya Irmağı doğusunda konuşlandı. Mustafa Kemal onlara savaş öğretti. Türk Ordusu Mustafa Kemal önderliğinde ileri atıldığında yunan askerleri şehirleri, köyleri yakarak kaçtı. Kurtuluş Savaşı'nı kazanan Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Tarihe ismini altın harflerle yazdırdı. "
" Mustafa Kemal adını daha önce defalarca duymuştum. Cumhuriyet yıllarına ömrüm vefa etmedi. Şu an çok sevinçliyim ve çok mutluyum. "
" Mustafa Kemal kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu. 10-Kasım-1938 'e kadar 15 yıl bu görevini devam ettirdi. 24 Kasım 1934 yılında Atatürk soyadını aldı. Artık O Mustafa Kemal Atatürk'tü. "
" Serdar, Atatürk hakkında kitaplar var mı burada? "
" Evet var. "
Atatürk kitapları reyonuna gittik ve Ömer Seyfettin'e kitaplarda yazılanları okudum. Her iki dakikada bir Ömer Seyfettin tarafından, Atatürk ayakta alkışlandı. Daha sonra birlikte Ömer Seyfettin kitapları reyonuna yöneldik. İki elime birer kitap aldım. Bakın, dedim, bu kitapta Kaşağı hikayeniz var. Bu kitapta da Kütük hikayeniz bulunuyor.
Ömer Seyfettin: " Vay benim canlarım, ciğerlerim. Aradan 103 yıl geçmiş ve hikayelerim unutulmamış. Bir yazar aradan 50 yıl geçmiş ve hatırlanıyorsa unutulmamış demektir. Artık o yazar olmuştur. Ey Serdar Yıldırım, ben artık yazar oldum mu? "
" Evet oldunuz, hem de çok değerli, unutulmaz bir yazar oldunuz. "
" Yaşasın, ben şimdi çok mutluyum. "
Ömer Seyfettin tansiyon ve şeker hastasıydı. Atina'da 10 ay esir kaldı. İstanbul'a geldikten sonra tansiyon ilaçları kullanmaya başladı ama şeker ilacı yoktu. 6 Mart 1920 yılında 36 yaşında aramızdan ayrıldıktan 2 yıl sonra şeker ilacı icat edildi. Şu şeker ilacını 4-5 yıl önce icat etseydiniz olmaz mıydı? Ömer Seyfettin size nice yeni hikayeler armağan ederdi.
SON
Tarih 4-Ağustos-2023 Bursa'da bir kitap mağazasında çok değerli yazarlarımızdan Ömer Seyfettin ile beraberim: " Sayın Ömer Seyfettin, bakın burası üç katlı bir kitap satış mağazası. İçinde binlerce kitap var.
Ömer Seyfettin: " Ya Serdar, beni buraya neden getirdin? Ben 1920 yılını hatırlıyorum. O zamanlar 36 yaşındaydım. İstanbul'da bir lisede öğretmenlik yapıyordum. "
" Evet doğru, bunları ben de biliyorum ama sizin bilmediğiniz bir şey var. 1920 dediniz. O zamandan şimdiki zamana 103 yıl geçti. 103 yıl sonra siz neredesiniz, hikayeleriniz nerede? "
" Ben o hikayeleri yazdım, durdum. Bir İstanbul gazetesinde bunlar her gün tefrika halinde yayınlanırdı. Biliyor musun Serdar, yurdumuzu düşmanlar istila ettiğinde ben subaydım. Çanakkale taraflarında askeri ciple gidiyorduk. Gökyüzünde bir yazı belirdi. Fethun karib. ( Çanakkale’ye cephesini ziyarete giden heyeti edebiye içerisinde bulunan Ömer Seyfettin, yolda karşılaştıkları fevkalade bir hadiseyi Müjde adını verdiği hikayesinde anlatmıştır. Gün ağardığında heyet gökyüzünde ince bir duman ile “fethun karib” yazdığını müşahede etmiştir. Fethun karib, yakın bir fetih anlamındadır. ) 1915 yılı başlarıydı. Ne oldu? Neler oldu? Yolda gelirken ben Türküm dedin. Türkiye Cumhuriyeti dedin. Türkiye Cumhuriyeti'ne bravo da Osmanlı ne oldu? Bırak Osmanlı İmparatorluğu'nu Anadolu ne oldu? "
" Mustafa Kemal 19-Mayıs-1919 tarihinde Samsun'a çıktı. "
" Bunu biliyorum. "
" Türk Ordusu ve Mustafa Kemal bir buçuk yıl Sakarya Irmağı doğusunda konuşlandı. Mustafa Kemal onlara savaş öğretti. Türk Ordusu Mustafa Kemal önderliğinde ileri atıldığında yunan askerleri şehirleri, köyleri yakarak kaçtı. Kurtuluş Savaşı'nı kazanan Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu. Tarihe ismini altın harflerle yazdırdı. "
" Mustafa Kemal adını daha önce defalarca duymuştum. Cumhuriyet yıllarına ömrüm vefa etmedi. Şu an çok sevinçliyim ve çok mutluyum. "
" Mustafa Kemal kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı oldu. 10-Kasım-1938 'e kadar 15 yıl bu görevini devam ettirdi. 24 Kasım 1934 yılında Atatürk soyadını aldı. Artık O Mustafa Kemal Atatürk'tü. "
" Serdar, Atatürk hakkında kitaplar var mı burada? "
" Evet var. "
Atatürk kitapları reyonuna gittik ve Ömer Seyfettin'e kitaplarda yazılanları okudum. Her iki dakikada bir Ömer Seyfettin tarafından, Atatürk ayakta alkışlandı. Daha sonra birlikte Ömer Seyfettin kitapları reyonuna yöneldik. İki elime birer kitap aldım. Bakın, dedim, bu kitapta Kaşağı hikayeniz var. Bu kitapta da Kütük hikayeniz bulunuyor.
Ömer Seyfettin: " Vay benim canlarım, ciğerlerim. Aradan 103 yıl geçmiş ve hikayelerim unutulmamış. Bir yazar aradan 50 yıl geçmiş ve hatırlanıyorsa unutulmamış demektir. Artık o yazar olmuştur. Ey Serdar Yıldırım, ben artık yazar oldum mu? "
" Evet oldunuz, hem de çok değerli, unutulmaz bir yazar oldunuz. "
" Yaşasın, ben şimdi çok mutluyum. "
Ömer Seyfettin tansiyon ve şeker hastasıydı. Atina'da 10 ay esir kaldı. İstanbul'a geldikten sonra tansiyon ilaçları kullanmaya başladı ama şeker ilacı yoktu. 6 Mart 1920 yılında 36 yaşında aramızdan ayrıldıktan 2 yıl sonra şeker ilacı icat edildi. Şu şeker ilacını 4-5 yıl önce icat etseydiniz olmaz mıydı? Ömer Seyfettin size nice yeni hikayeler armağan ederdi.
SON
Kimler çevrimiçi
Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir